Main Content RSS FeedYazılar

Alman Donanması Türkiye’yi Kıskanırken… »

Türk savunma sanayisinin aynı anda 39 gemi inşaatı sürdürdüğü şu günlerde Almanya tek bir savaş gemisi programını yürütemiyor!

Aşağıdaki metin, verdiğin video transkriptini çekirdek kaynak olarak alır; bunun etrafını Alman basınında yer alan doğrulanabilir olgular, rakamlar ve kurumsal açıklamalarla genişletir. Ton bilinçli olarak ağır, karamsar, mesafeli ve ciddi tutulmuştur. Ne propaganda dili vardır ne de alay. Metin, bir endüstriyel ve siyasal çözülme tablosu çizer.

Kaynaklar link verilmeden, yalnızca parantez içinde internet adresi şeklinde belirtilmiştir.

F126 Programı ve Kaybolan Sanayi Akılcılığı

Almanya, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez bu ölçekte bir savaş gemisini inşa etmeye karar verdiğinde, mesele yalnızca bir donanma programı değildi. F126 olarak adlandırılan proje, Berlin’in uzun süredir ertelediği bir iddianın somutlaşmış hâliydi: Almanya yeniden “askerî olarak ciddiye alınan” bir güç olacaktı. On bin tonluk bir fırkateyn, bir buçuk milyar avroya yaklaşan birim maliyet, ileri seviye sensörler, modüler görev konsepti ve yirmi yıllık kesintisiz hizmet iddiası.

Bugün bu iddianın geriye kalan kısmı, gecikmeler, kilitlenmiş üretim hatları, askıya alınmış ödemeler ve giderek daha yüksek sesle sorulan tek bir sorudur: Almanya artık karmaşık bir savaş gemisi üretebiliyor mu?

Yazının devamı

Rus acıya katlanır ama yenilgiye katlanmaz… »

Rusya’da askerî yenilgiler neden bu kadar derin rejim krizlerine yol açıyor?

Rus tarihine bakıldığında büyük siyasî kırılmaların çoğu belirli bir kalıbı takip eder. Kıtlıklar, yokluklar, ekonomik krizler, ağır baskı dönemleri ve günlük hayattaki zorluklar çoğu zaman bir rejimi devirmeye yetmemiştir. Buna karşılık askerî yenilgiler, hatta zaman zaman sınırlı ölçekli olanlar bile, meşruiyet krizlerini tetiklemiş ve rejim değişikliklerine kadar uzanan süreçleri başlatmıştır. Bu tarihsel düzenlilik çok belirgindir ve Rusya’yı birçok ülkeden ayırır. Bunun kökeninde Rusya’ya özgü kültürel, coğrafî, kurumsal ve sembolik unsurlar vardır. Bu yazı, söz konusu olguyu en önemli tarihî örnekler üzerinden yapısal bir analizle inceler.

Rus otokrasisi ve toplumla yaptığı örtük sözleşme
Çarlardan Sovyet dönemine, oradan günümüz Rusya’sına kadar devlet ile toplum arasında çok özel bir örtük sözleşme vardır. Devlet itaat, fedakârlık, seferberlik ve disiplin ister. Buna karşılık iki temel şey vaat eder. Birincisi geniş toprakları dış tehditlere karşı korumak. İkincisi ise ülkenin büyük güç statüsünü sürdürmek. Rusya’da siyasî meşruiyetin iki ana dayanağı bunlardır. Bu iki vaat yerine getirildiği sürece halk zor yaşam koşullarını, yoksulluğu, aksayan ekonomiyi veya ağır bürokrasiyi uzun süre tolere eder. Ancak devlet askerî sahada başarısız olduğunda bu sözleşme bozulur ve iktidarın meşruiyeti aniden zayıflamaya başlar.

Coğrafya nedeniyle güvenliğin varoluşsal bir mesele hâline gelmesi
Rusya, Anadolu’nun batısı, Batı Avrupa veya Japonya gibi doğal olarak korunaklı bölgelerin tarihsel tecrübesine sahip değildir. Moğollardan Napolyon’a, Alman İmparatorluğu’ndan Nazi Almanyası’na kadar çok farklı güçler tarafından işgal edilmiş veya tehdit edilmiştir. Bu tarihsel ortam, ordunun sıradan bir devlet kurumu değil, millî varoluşun merkezi unsuru olduğu bir zihniyet oluşturmuştur. Bu nedenle bir askerî yenilgi sadece siyasî bir hata olarak değil, ülkenin hayatta kalma yeteneğinin sorgulanması olarak algılanır. Bu durum yenilgilerin Rusya’da psikolojik etkisinin neden ölçüsüz derecede büyük olduğunu açıkça gösterir.

Devlet ve iktidarın birbirine tamamen bağlı olduğu hiper-merkezî yapı
Çok partili demokratik sistemlerde askerî bir yenilgi hükümeti düşürebilir fakat devleti sarsmaz. Rusya’da ise yapı çok daha sert ve merkezîdir. Çarlık döneminde, Sovyetler Birliği’nde ve bugün iktidar ile devlet neredeyse aynı şeydir. Krizleri emebilecek kurumlar yoktur. Bu nedenle bir savaş kötü gittiğinde sorun yalnızca hükümetin değil, rejimin bütününün meşruiyetidir. Bu kırılganlık, askerî başarısızlıkların neden doğrudan rejim krizine dönüştüğünü açıklar. Yazının devamı

Neden Şimdi ve Neden Eurofighter? »

Hızlı Ara Dönem Çözümü, Uzun Vadeli Kuvvet Çarpanı

Türk Hava Kuvvetleri, bir yandan yerli 5. nesil savaş uçağı programını (KAAN) olgunlaştırırken, diğer yandan 2030’lara sarkan teslimat ve harbe hazırlık takvimlerini köprüleyecek, yüksek irtifada hızlı önleme ve uzun menzilli hava-hava angajmanı yapabilecek bir platforma ihtiyaç duyuyor. Küresel tedarik kısıtları, siyasi kırılganlıklar ve milli alt sistem entegrasyonu gibi koşullar bir araya geldiğinde, bugün elde edilebilir 4.5 nesil muharipler arasında gerçekçi ve teknik açıdan güçlü seçenek Eurofighter Typhoon olarak beliriyor.

Anlaşmanın çekirdeğinde yeni üretim 20 adet uçak var. Buna, Katar ve Umman envanterlerinden planlanan ikinci el Tranche 3 uçaklar eklenirse, hem teslimat riski azalıyor hem de pilot/teknik personel yetiştirme penceresi hızla açılıyor. Bu ara dönem, yalnızca “uçağı almak” değil, mühimmat, eğitim, yer altyapısı, fabrika seviyesi bakım (FAS/FAS-İ) ve milli elektronik harp kütüphanesinin sisteme oturtulmasıyla bir bütün olarak tasarlanmalı. Bedelin yüksek görünmesinin temel nedeni de bu bütüncül paket.

Alternatifler Neden Elendi?

  • F-16V (Viper): Siyasi-ithal alt sistem bağımlılığı ve milli mühimmat/aviyonik entegrasyonuna getirilen sınırlamalar nedeniyle, arzu edilen takvimde ve esneklikte karşılık veremedi. Modernizasyon hattı ve yeni üretimlerde gecikme riski de var.
  • Rafale: Çok iyi bir çok rollü platform; fakat geçmiş dönemdeki siyasi uyumsuzluk ve tedarik zinciri bağımlılığı, ayrıca mevcut Typhoon fırsat penceresiyle kıyaslandığında pratikte geride kaldı.
  • Gripen: İşletme maliyeti düşük ve küçük coğrafyalar için ideal; Türkiye’nin görev spektrumu ve harekât menzilleri için zayıf.
  • Su-35 / Çin menşeli uçaklar: Yaptırım, ittifak mimarisi ve uzun vadeli entegrasyon riskleri ile milli mühimmat/aviyonik egemenliğini tehlikeye atar; ayrıca ara dönemin ötesine geçen stratejik maliyetler doğurur.

Typhoon’u Öne Çıkaran Teknik Parametreler

Hızlı İrtifa Alışı ve “Supercruise”

Typhoon, itki/ağırlık oranı yüksek, kalkışta art yakıcı kullanmadan hızlanabilen, dik açıyla hızla tırmanan bir önleme platformu. Bu, kriz anında “scramble” nöbetlerinden kalkışta kısa sürede yüksek irtifaya çıkmayı sağlar. Yunanistan’la bir gerilimde ya da gece başlayan ansızın bir senaryoda ilk dakikalarda irtifa ve hız üstünlüğü belirleyicidir. Yazının devamı

Hayalet (Stealth) Uçakların Kırılganlığı ve Hava Harbinde Yeni Doktrin »

Stealth, bir dönemin sihirli kelimesiydi. Radar ekranlarında görünmeden uçmak; yoğun hava savunmalarının üzerinden, altından, içinden süzülüp hedefe yaklaşmak; hiçbir şey olmamış gibi bombayı bırakıp dönmek… Bu fikir, 20. yüzyılın son çeyreğinde askeri stratejinin merkezine yerleşti. Ama zaman akıyor, teknoloji durmuyor. Bugün, aynı sahneye farklı ışıklar vuruluyor: yeni radar bantları, ufuk ötesi algılama, multistatik ve pasif radar mimarileri, kızılötesi arama-izleme (IRST) sensörleri, veri füzyonu, uzun menzilli hassas mühimmat… Bu yeni ekosistemde “görünmezlik”, giderek daha pahalı, daha kırılgan ve daha göreli bir avantaja dönüşüyor.

 

Nasıl Olmuştu da Bu Kadar Büyülenmiştik?

Gizlilik aslında üç imzayı azaltma sanatıydı: radar kesit alanı (RCS), kızılötesi (IR) yayım ve elektromanyetik iz. Klasik, “pasif” stealth’te iki temel numara vardı. Birincisi geometri: gövdeyi öyle kırar dökersiniz ki, radarın gönderdiği dalgalar o radara değil, başka yönlere seker. İkincisi malzeme: radar soğurucu kaplamalar (RAM) yüzeyden geri dönecek enerjiyi yutar. F-117, bu yaklaşımın ilk ikonuydu; B-2 ise onu stratejik bombardıman ölçeğine taşıdı.

Bu teknoloji pahalıydı ama bir “kuvvet çarpanı” gibi sunuldu. F-16’nın saatlik uçuş maliyeti 7 bin dolarken, F-117’nin 40 bin, B-2’nin 135 bin dolara çıkması; F-117 programının 15 milyar, B-2’nin 53 milyar doları bulması; uçak başı bedellerin yüz milyonlarca dolara tırmanması bile “eğer üç stealth uçağı yirmi konvansiyonel uçağın yaptığı işi yapıyorsa, sonunda ucuza gelir” mantığıyla meşrulaştırıldı. Neden? Çünkü 1990’ların hava harekâtlarında, hedefe ulaşmak bazen onlarca uçağın orkestrasyonu demekti: saldırı filoları, elektronik harp platformları, radar avcıları, yem dronlar, koruma unsurları, AWACS, tankerler… F-117 gibi bir platform ise aynı işi iki-üç uçakla, görünmeden kotarabiliyordu.

Gerçeklik Kontrolü: Radarların ve Sensörlerin Sessiz Devrimi

Stealth uçaklar L/S/C/X bandındaki radarlar karşısında optimize edildi. Ne var ki, daha düşük frekanslara yani VHF/UHF bantlarına inildiğinde “rezonans rejimi” devreye girer: radar dalgasının dalga boyu hedefin boyutlarıyla aynı mertebeye geldiğinde, o meşhur görünmezlik pelerini incelmeye başlar. 1999’da Sırbistan’daki P-18 VHF radarı, F-117’nin tekrar eden rotasını bu sayede okudu; bomba kapakları açıldığında birkaç saniyelik pencerede tespit ettiler ve vurdular.

Aradan geçen yıllarda, ufuk ötesi (OTH) radarlar sahneye çıktı. 5–30 MHz aralığındaki bu devler, iyonosferden seken dalgalarla binlerce kilometre ötede uçanları fark eder. Fransız NOSTRADAMUS ilk kez stealth tespitini bu bantta doğruladı; Rus Nebo-M ve Çin JY-27A aynı ailenin üyeleri. 2025’te İsrail’in İran’daki Ghadir tipi VHF radarlarını öncelikle hedef alması da boşuna değildi: bu sensörler, “yaklaşma eksenini” belirlemede altın değerinde.

Ama asıl kırılma, mimaride oldu. Multistatik radarlar, vericiyi bir yerde, alıcıları başka yerlerde konuşlandırarak stealth geometrisini ters köşe yaptı: dalgayı vericiden uzağa saptırmak, alıcıların herhangi birine dönmesini engelleyemiyor. Pasif radarlar ise daha radikal: hiç yayın yapmıyorlar; “ortamda zaten dolaşan” VHF radyo, televizyon, hücresel sinyallerin gökten yansıyan kırpıntılarını toplayıp gökteki anomaliyi ayıklıyorlar. Üstelik bu yaklaşım, şehir içi dron avcılığında bile pratikleşmiş durumda. Yazının devamı

Utancın Ölümü: Bonhoeffer’in Uyarısı ve Günümüz Toplumunun Ahlaki Çöküşü »

Dietrich Bonhoeffer, modern çağın en keskin gözlemcilerinden biridir. O, utancın kaybının bir uygarlığın ölmekte olduğunun ilk işareti olduğunu yazmıştı. Almanya’nın barbarlığa sürüklendiği dönemde, bir milletin kendi eylemlerinden utanma yeteneğini nasıl yitirdiğini gözlemledi. Seksen yıl sonra, artık toplama kamplarına gerek kalmadan aynı ölümcül süreci ekranlarımızda, sosyal ağlarda, televizyon programlarında, siyasette ve sokaklarda izliyoruz.

Bugün bütün bir kuşak, sınırların yokluğunu bir erdem, utanmazlığı ise özgürlük olarak görüyor. Bonhoeffer’in uygarlığın çöküş belirtisi olarak nitelendirdiği şey, çağdaş kültür tarafından ilerleme diye alkışlanıyor.

Artık bir annenin mahrem fotoğraflarını “kadınları güçlendirmek” adına sosyal medyada paylaşması olağan hale geldi. Oysa çocukları, okulda bu görüntüler yüzünden alaya alınabiliyor. Bu yalnızca tekil bir olay değil; temel değerlerimizin tersine döndüğü bir kültürel dönüşümün aynasıdır.

Binlerce yıl boyunca toplumsal özdenetimin doğal bir mekanizması olan utanç, sistemli biçimde şeytanlaştırıldı ve reddedildi. Eskiden özel davranış sayılan şey, artık “otantik olmak” adına alenen sergileniyor; bir zamanlar doğal bir mahcubiyet yaratan eylemler, şimdi “kendin olma cesareti” olarak kutlanıyor.

Bonhoeffer’e göre utanç, insanın sınırlarının farkına varmasıdır. Utanma yeteneğini yitirdiğimizde, haklarımızın nerede bittiğini ve başkalarınınkilerin nerede başladığını da göremez hale geliriz. Kendini tanıtma kültürü, her bireyi kendi varlığını sürekli sergilemeye mecbur eden bir “kişisel marka”ya dönüştürdü. Artık teşhir yalnızca normal değil, toplumsal ve ekonomik hayatta hayatta kalmanın şartı.

Bir influencer’ın, büyükannesinin ölüm haberini alırkenki tepkisini kaydedip paylaşması; bir politikacının aile trajedisini oy kazanmak için kullanması… Hepsi aynı mantığın ürünü: insan deneyiminin utanmadan paraya çevrilmesi. Bu yeni dünyada etik sınırlar giderek siliniyor; özgürlük, sınırsızlıkla karıştırılıyor; narsisizm, özgüvenle eş tutuluyor; teşhircilik, “kendini güçlendirme” olarak pazarlanıyor.

Sonuçta ortaya çıkan toplum, alçakgönüllülüğü zayıflık, tevazuyu özgüven eksikliği olarak gören, utanmazlığı bir kahramanlık biçimi haline getiren bir toplumdur. Ancak Bonhoeffer’in çok önceden fark ettiği gibi, utancını kaybeden bir toplum daha özgür olmaz; daha zalim, daha yüzeysel ve daha yıkıcı hale gelir.

Onur yerini şöhrete, vakar yerini görünürlüğe, haysiyet yerini “trend olma” arzusuna bırakmıştır. “Tanrı yoksa her şey mubahtır” diyen Dostoyevski’nin sözü bugün hiç olmadığı kadar güncel. Artık sorumluluk, baskı olarak görülüyor; sonuçlarla yüzleşmek, adaletsizlik olarak değerlendiriliyor. Yazının devamı

Izdırap yıkar; çile ise olgunlaştırır… »

Bu yazıda, Friedrich Nietzsche’nin acı çekme kavramını merkeze alan bir bakış açısını ele alacağız. Acı, hayatımızın kaçınılmaz bir parçası – peki ya onu bir lanet olarak görmek yerine, bir fırsat olarak kucaklarsak? Nietzsche, tam da bunu öneriyor. Bu yazıda, acı çekmenin varoluşumuzdaki rolünü, filozofun eserleri üzerinden keşfedeceğiz.

İnsanın Benzersiz Acısı: Bir Hayvan Olarak Acı Çeken Varlık

İnsanın ne olduğunu düşününce, aklımıza hemen akılcılığı veya sosyalliği geliyor. “Mantıklı hayvan” ya da “sosyal hayvan” diyoruz sıkça. Ama daha derine inerseniz, daha az çekici ama bir o kadar doğru bir tanım var: İnsan, acı çeken bir hayvandır.

Tüm canlılar acıyı hisseder – yaralanan, aç kalan bir hayvan anlık bir acı çeker. Ancak biz insanlar, dış tehditler yokken bile acı çekebiliyoruz. İçimizde, çevreden bağımsız bir acı kaynağı taşıyoruz; bu, dışarısı mükemmel olsa bile ansızın ortaya çıkabilen, içsel, soyut ve varoluşsal bir tür.

Arthur Schopenhauer, 1818’de yayımlanan başyapıtı Dünya İrade ve Tasarım Olarak eserinde bunu çarpıcı bir şekilde formüle eder: Acı, hayattan ayrılamaz. İçimizde kök salmıştır. Herkesin içinde bitmez tükenmez bir acı kaynağı vardır. Neden mi? Çünkü sadece şimdiki zamana değil, geçmişi andıkça ve geleceği korktukça da acı çekeriz. Zaman bilincimiz, adeta bir işkence aracına dönüşür.

Søren Kierkegaard da 1844’te Kaygı kavramında benzer bir fikir dile getirir: Her insan, dehşet, yıkım ve yok oluşun her an yanında olduğunu bilerek yaşar. Paradoksal olan şu: Bu devasa acı yüküne rağmen, çoğu zaman onun anlamını keşfetmekten kaçınıyoruz. Neden? Çünkü acıya kafa yormak, karanlık köşeleri uyandırır. William James’in dediği gibi, neşe kaynaklarımızın kalbinde bir “cam parçası” vardır – yeraltında pusuda bekleyen, zevklerimizi baltalayan bir unsur.

Peki, bundan kaçmak doğru mu? Nietzsche’ye göre hayır. O, acıyı felsefesinin kalbine yerleştirir ve onu bir dönüşüm fırsatı olarak görür. Yazının devamı

İsrail İstihbaratında Çatlak: Mossad’ın İtirazına Rağmen Yapılan Katar Saldırısı »

Giriş

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, uzun siyasi kariyerinin en tartışmalı kararlarından birine imza attı. Katar’ın başkenti Doha’da Hamas liderlerini hedef alan bir saldırı emri verdi. Ancak bu karar yalnızca diplomatik bir fırtına koparmakla kalmadı, İsrail’in güvenlik aygıtında derin bir çatlağı da gün yüzüne çıkardı.

Mossad’ın İtirazı

İsrail’in dünyaca bilinen istihbarat servisi Mossad, bu kez Netanyahu’nun emrine uymadı. Haftalarca hazırlık yapılmış olmasına rağmen, Mossad Başkanı David Barnea, Katar’da gerçekleştirilecek bir suikasta karşı çıktı. Gerekçe açıktı: Katar’la kurulan hassas ilişkilerin kopma riski.
Bu ilişkiler, rehine pazarlıkları ve ateşkes girişimleri için hayati önem taşıyordu. Daha önce Mossad, benzer operasyonlarda başarı sağlamıştı. Nitekim geçen yıl Hamas lideri İsmail Haniye, Tahran’da kaldığı odada patlatılan bombayla öldürülmüştü. Ancak bu kez Katar’ın rolü nedeniyle denge çok daha kırılgandı.

Netanyahu’nun Kararı

Mossad’ın çekimserliği Netanyahu’yu durdurmadı. Başbakan, 15 savaş uçağıyla Doha’da bir yerleşim kompleksine 10 füze fırlattı. Hamas kısa sürede saldırının başarısız olduğunu, hedef alınan üst düzey isimlerin kurtulduğunu duyurdu. Ancak saldırıda Hamaslıların yakınları ve bir Katarlı subay hayatını kaybetti.

Stratejik Hata mı?

İsrail güvenlik çevrelerinde bu adım hem taktik hem stratejik bir hata olarak değerlendirildi. Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir dâhil üst düzey komutanlar, Netanyahu’yu zamanlamanın felaket olduğu konusunda uyardı. Çünkü saldırı tam da Katar aracılığıyla yürütülen rehine–ateşkes görüşmelerinin kritik aşamasına denk gelmişti. Üstelik bu görüşmeler, ABD Başkanı Donald Trump’ın doğrudan desteklediği bir takas planına dayanıyordu.

Yazının devamı

Orta Güçlerin Yükselişi: Yeni Dünya Düzeni’nin Sessiz Mimarları »

 

Günümüz jeopolitiğini anlamak için hâlâ “süper güçler” kavramına odaklanıyoruz: Amerika Birleşik Devletleri ve Çin’in rekabeti, Rusya’nın eski Sovyetler Birliği’ni yeniden kurma yönündeki hırsları, ya da Fransa’nın nükleer caydırıcılığı ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki kalıcı üyeliği… Fakat bu çerçeve, 21. yüzyılın gerçek dinamiklerini tek başına açıklamaya yetmiyor. Çünkü küresel sistemde artık boşluklar açıldı, dengeler kaydı ve bu boşlukları dolduran aktörler eskisi gibi yalnızca süper güçler değil.

Orta güçler, yani ekonomik, askeri ve diplomatik kapasite bakımından süper güç statüsüne ulaşmamış ama bölgesel ve küresel dosyalarda ağırlığını hissettiren devletler, bugün uluslararası sistemin en belirleyici unsurlarından biri haline geldiler. Türkiye, Brezilya, Hindistan, Endonezya, Güney Kore, Suudi Arabistan, Güney Afrika veya Meksika gibi ülkeler yalnızca kendi bölgelerinde değil, küresel meselelerde de kilit “power broker” konumuna yükseldi. ABD ile Çin arasındaki bir krizde, bu orta güçlerin sağlayacağı son destek ya da tarafsızlık süper güçlerin kazanıp kaybetmesini belirleyebiliyor. Yazının devamı

Endonezya’nın İhtiyaçları ve Stratejik Vizyonu Açısından Kaan »

  1. Modernizasyon ve filo yenilenmesi
    Endonezya’nın yaşlanan hava kuvvetleri, özellikle F-16’ların yenilenmesi için acil çözüme ihtiyaç duyuyor. 48 adet Kaan uçağının alımı, üç-dört filo kurmaya yetecek ve ülkenin hava gücünü modernize edecek büyük bir adım olacak.
    Kaynak: 1

  2. Minimum Essential Force (MEF) hedefi
    Endonezya’nın MEF stratejisi, caydırıcı ve yeterli savunma kapasitesine ulaşmayı amaçlıyor. Kaan anlaşması, bu hedefe yaklaşmak için kritik bir adım niteliğinde.
    Kaynak: 2

  3. Bölgesel coğrafya ve güvenlik ihtiyaçları
    Geniş adalar zinciri, Güney Çin Denizi’ndeki gerilim ve deniz yollarının korunması, uzun menzilli, çok rollü bir savaş uçağı gerektiriyor. Kaan’ın büyüklüğü, menzili ve çok görevli yapısı bu ihtiyaca doğrudan cevap veriyor.
    Kaynak: 3

  4. Jeopolitik dengeleme
    Endonezya, Çin’in yükselişi ve bölgesel rekabet ortamında stratejik caydırıcılığa ihtiyaç duyuyor. Kaan, Güney Çin Denizi gibi kriz alanlarında Endonezya’ya daha güçlü bir üstünlük sağlayabilir.
    Kaynak: 4

  5. Batı’ya bağımlılığı azaltma
    Endonezya, Rafale, KF-21, F-15EX ve şimdi Kaan ile çok kaynaklı tedarik politikası izliyor. Bu, tek bir ülkeye bağımlılığı azaltarak siyasi ve askeri esneklik sağlıyor.
    Kaynak: 1

  6. Teknoloji transferi ve yerli sanayiye katkı
    Anlaşma, teknoloji paylaşımı, yerli montaj, bakım-onarım altyapısı, eğitim ve simülatör yatırımlarını kapsıyor. PT Dirgantara Indonesia gibi yerel şirketler üretime ve bakım sürecine dahil edilecek. Bu, Endonezya’nın savunma sanayii kapasitesini büyütecek.
    Kaynak: 1, 2

  7. Manned–Unmanned Teaming (MUM-T)
    Kaan, insansız hava araçlarıyla ortak görev (MUM-T) yapabilecek kapasitede. Endonezya’nın ada coğrafyasında bu, keşif ve saldırı menzilini genişletecek stratejik bir avantaj sunuyor.
    Kaynak: 3

  8. Türkiye ile stratejik ortaklık
    Uçak alımı sadece savunma değil, siyasi bağları da derinleştiriyor. Baykar ile İHA ortak üretimi ve yüksek düzeyli siyasi temaslarla Türkiye–Endonezya ilişkileri güçleniyor.
    Kaynak: 4


Kaynaklar

  1. [quwa.org – “It’s Not Just About the Jet: The Real Reason Indonesia Chose Turkey’s Kaan”]

  2. [dailysabah.com – “Indonesia’s Strategic Turkish Bet: 48 Kaan Fighter Jets”]

  3. [aviationweek.com – “Indonesia’s Kaan Commitment Complicates Its Fighter Plans”]

  4. [debuglies.com – “Indonesia’s Strategic Leap: The $10 Billion Kaan Fighter Jet Acquisition”]


Müslümanlar Neden Korku Filmi Yapamıyor? »

Batı sinemasında korku türü, yüz yılı aşkın bir süredir en üretken alanlardan biri oldu: vampirler, zombiler, şeytan çıkarma ayinleri, maskeli katiller, iblisler, lanetli evler… Fakat Müslüman dünyada aynı çeşitlilik ve üretkenlik görülmedi. Türk sinemasında ya da Arap ülkelerinde korku filmleri birkaç “cin” hikâyesine sıkışırken, neden Amerikan ve Avrupalı yapımlar küresel ölçekte seyirciyi korkutmayı başardı? Bu sorunun cevabı, sadece sinema ekonomisinde ya da teknik eksikliklerde değil, Hristiyanlık ve İslam’ın kötülüğü kavrayış biçimlerinde yatıyor.

Kötülüğün dışsallaşması: Hristiyanlık ve Rönesans sonrası Batı

Hristiyanlıkta da elbette “nefsi” andıran bir kavram vardı: insanın günaha eğilimi, zaafları, arzuları. Ortaçağ teolojisinde “orijinal günah” fikri, insanın doğuştan günahkâr olduğunu savunuyordu. Fakat Rönesans’tan itibaren Avrupa’da görselliğin yükselişiyle birlikte şeytan giderek dışsallaştırıldı. Kilise resimlerinde boynuzlu, kırmızı derili, çirkin yaratıklar halinde çizildi; insanı dışarıdan kandıran, ayartan bir düşman olarak temsil edildi. Böylece kötülük, insanın içinden alınarak dışarıya taşındı. İnsan “Benim suçum değil, şeytan beni kandırdı” diyerek kendi nefsiyle hesaplaşmaktan uzaklaştı.

Bu dışsallaştırma sinema için çok elverişliydi. Vampir, zombi, şeytan çıkarma ayinleri, seri katiller… Hepsi insanın dışında, görselleştirilebilen düşman figürleriydi. Bu nedenle Batı korku sineması dramatik olarak kolay işledi: dış düşman ortaya çıkar, saldırır, kahraman onu öldürür veya sürer, düzen yeniden kurulur. Seyirci korkar, sonra rahatlar.

Kötülüğün içselleşmesi: İslam’ın nefis anlayışı

İslam dünyasında ise en büyük düşman şeytan değil, nefistir. Şeytan ancak vesvese verebilir, ama günahı işleyen insandır. İnsan fıtrat gereği temiz doğar; günaha düşebilir ama tevbe ile yeniden temizlenebilir. Bu bakış açısı, kötülüğü dışsallaştırmaktan ziyade içselleştirir. Müslüman için en büyük korku, dışarıdan gelen bir yaratık değil, kendi kalbinin kararmasıdır. Dolayısıyla ölümün kendisi korkutucu değildir; asıl korku, “yanlış ölüm”dür: imansız ölmek, günahlarla ölmek, nefse yenilmiş halde ölmek.

Bu nedenle Müslüman dünyada Batı tarzı korku sineması köksüz kalır. Çünkü bir vampirin kalbine kazık çakmakla kötülük bitmez. Nefisle mücadele hiçbir zaman bitmez. Sinema kesin sonları sever; Müslüman teoloji ise insanın mücadelesini sonsuz görür. İşte bu yüzden, Türk veya Arap seyircisi için psikopat katil ya da zombilerle dolu bir mezarlık yapay görünür; gerçek korku zaten insanın içinde, kendi nefsindedir. Yazının devamı